İkinci güne otelin kahvaltı salonunda başladık. Çok abartılı olmayan ama insanı güne hazırlayan bir kahvaltıydı. Bir yandan kahvemizi içerken bir yandan günün planını gözden geçiriyorduk. Bugün biraz daha yollarda olacaktık ama bunun verdiği tatlı bir heyecan vardı. Kahvaltıdan sonra hızlıca toparlandık çünkü ilk durağımız, zamanın başladığı yer olarak bilinen Greenwichti.
Greenwich Kasabası ve 0 Meridyen: Şehir merkezinden toplu taşıma ile yaklaşık 40–45 dakikalık bir yolculuğun ardından Greenwich’e ulaştık. Yol boyunca Londra’nın kalabalığı yavaş yavaş azalıyor, daha sakin ve ferah bir atmosfere giriyorduk. Greenwich Kasabası gerçekten de Londralıların hafta sonları kaçıp nefes aldığı yerlerden biri gibi hissettirdi.
İlk olarak Greenwich Park’ta yürüyüş yaptık. Parkın yemyeşil alanları ve yukarıdan görünen şehir manzarası insanın içini açıyor. Parkın 24 saat açık olması büyük bir avantaj. Burada dolaşırken herkesin aynı noktada durup fotoğraf çektiğini fark ediyorsunuz: 0 Meridyen. Zamanın başlangıç çizgisinde ayaklarınızı iki farklı yarımküreye basarak durmak, kulağa basit gelse de insanda garip bir mutluluk yaratıyor.
Vakti olanlar için Greenwich
Gözlemevi ve tarihi Cutty Sark gemisi güzel alternatifler. Biz biraz
daha kasabanın sokaklarında dolaşıp bu sakin havanın tadını çıkarmayı tercih
ettik. Küçük dükkânlar, deniz kokusu ve yavaş akan zaman Greenwich’i özel
kılıyor.
Thames Nehri Tekne Turu: Greenwich’ten sonra günü daha da keyifli hale getiren Thames Nehri tekne turuna katıldık. Yaklaşık bir saat süren bu tur, Londra’yı farklı bir açıdan görmek için harika bir deneyim. Tekne nehirde süzülürken, bir yandan rüzgâr yüzünüze çarpıyor, bir yandan da şehrin simgeleri tek tek karşınıza çıkıyor.
London Eye,
Big Ben ve çevredeki tarihi yapılar bu açıdan çok daha etkileyici
görünüyor. Kalabalıktan uzak, biraz durup sadece izlemek… Günün en huzurlu
anlarından biri kesinlikle bu tekne turuydu.
British Museum Ziyareti: Tekne turunun ardından toplu taşıma ile British Museum’a geçtik. Londra’da olup da burayı görmeden dönmek gerçekten büyük eksiklik olur. Üstelik ana koleksiyonların ücretsiz olması, burayı daha da cazip kılıyor.
İçeri girdiğiniz anda zaman kavramı biraz bulanıklaşıyor. Antik Yunan eserleri, Mısır mumyaları ve Asya sanatları arasında dolaşırken kendinizi bir anda bambaşka çağlarda buluyorsunuz. Özellikle Mısır bölümünde biraz daha yavaşladık hem etkileyici hem de insanı düşündüren bir atmosferi var. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadan müzenin kapanış saatine yaklaşmıştık.
Şehir Yürüyüşü – Londra’nın İkonik Sokakları: Müze sonrası Londra sokaklarına karışma zamanıydı. İlk durak Oxford Street oldu. Burası tam anlamıyla Londra’nın alışveriş kalbi. Kalabalık, hareketli ve hiç durmayan bir enerji… Alışveriş yapmasanız bile bu caddede yürümek bile şehrin ritmini hissetmeye yetiyor.
Oxford Street’ten sonra
yönümüzü Soho’ya çevirdik. Burada hava biraz daha özgür, biraz daha
bohem. Küçük kafeler, sokak sanatçıları ve dar sokaklar arasında dolaşmak çok
keyifliydi. Birkaç sokak sonra kendimizi Chinatown’da bulduk. Renkli
fenerler, restoranlardan yükselen kokular ve bambaşka bir atmosfer… Londra’nın
ne kadar çok kültürlü bir şehir olduğunu burada bir kez daha anlıyorsunuz.
Piccadilly Circus: Günün
ilerleyen saatlerinde Piccadilly Circus’a ulaştık. Burası günün her saati
yaşayan bir meydan. Işıklar, kalabalık ve hareket hiç bitmiyor. Bir köşede
durup etrafı izlemek bile Londra’yı anlamak için yeterli.
Gün ilerledikçe
Londra’nın sunduğu seçeneklerin aslında hiç bitmediğini fark ediyorsunuz. Bizim
için bu serbest zaman, biraz yeme içme, biraz keşif ve biraz da şehri hissetme
zamanıydı.
İlk olarak yolumuzu Borough Market’e düşürdük. Londra’nın en ünlü pazarlarından biri olan bu yer, daha girer girmez insanın iştahını kabartıyor. Etraf, farklı mutfaklardan yükselen kokularla dolu. Tezgâhların arasında dolaşırken yerel peynirlerden tatlılara, sokak lezzetlerinden dünya mutfağına kadar her şeyi görmek mümkün. Burası sadece yemek yemek için değil, Londra’nın günlük hayatını gözlemlemek için de çok keyifli bir durak. Eski dükkânlar ve küçük restoranlar, pazara ayrı bir karakter katıyor.
Manzarayı farklı bir
açıdan görmek isteyenler için London Eye iyi bir alternatif. 135 metre
yüksekliğe çıktığınızda Londra’yı kuşbakışı izlemek gerçekten etkileyici
olmalı. Biz aşağıdan bakmakla yetindik ama özellikle ilk kez Londra’ya gelenler
için güzel bir deneyim olacağını düşünüyorum.
Biraz daha farklı bir
tema arayanlar için Sherlock Holmes Müzesi, Baker Street’te ziyaret
edilebilecek keyifli bir durak. Dedektif hikâyelerini sevenler için müzenin içi
oldukça eğlenceli. Sherlock’un ikonik eşyalarını görmek, kendinizi bir anda
hikâyelerin içinde hissettiriyor.
Harry Potter hayranları için ise sembolik bir durak var: The Elephant House. J.K. Rowling’in ilk Harry Potter kitabını yazmaya başladığı bu kafede oturup bir kahve içmek, seriye gönül verenler için ayrı bir anlam taşıyor. Çok büyük bir beklentiyle gitmemek gerekiyor ama hikâyesi mekânı özel kılıyor.
Şehri yukarıdan izlemek
isteyenler için bir diğer güzel seçenek Sky Garden. Ücretsiz olması
büyük avantaj, ancak önceden rezervasyon şart. Camlarla çevrili bu alanda hem
Londra manzarasını izleyip hem de kısa bir mola verebilirsiniz. Gün batımına
yakın saatler özellikle çok keyifli oluyor.
Müze gezilerine
doyamayanlar için Natural History Museum ve Victoria and Albert
Museum harika alternatifler. Natural History Museum’daki dinozorlar ve dev
mavi balina iskeleti gerçekten etkileyici. V&A ise moda, tasarım ve sanat
meraklıları için tam bir hazine.
Daha enerjik ve alternatif bir atmosfer isteyenler için Camden Market çok doğru bir adres. Vintage kıyafetler, el yapımı takılar ve sokak lezzetleriyle dolu bu bölgede zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Kanal kenarında yürümek de günün güzel detaylarından biri oluyor.
Günü biraz daha sakin geçirmek isteyenler için ise Hyde Park birebir. Serpentine Gölü etrafında yürüyüş yapmak, çimlere oturup dinlenmek ya da sadece etrafı izlemek Londra’nın kalabalığından kısa bir kaçış gibi geliyor. Yaz aylarında park bambaşka bir keyif veriyor.
Serbest Zaman Küçük
İpuçları
Alışveriş yapmak isteyenler için Oxford Street, Regent Street ve Bond Street her zaman güvenli tercihler. Daha butik ve lokal yerler arayanlar ise Carnaby Street ve Covent Garden’a göz atabilir. Yemek konusunda ise Borough Market, Spitalfields Market ve Brick Lane, Londra’nın lezzetli durakları arasında öne çıkıyor.
İkinci günün sonunda
ayaklarımız biraz yorulmuştu ama Londra’nın sunduğu bu çeşitlilik, yorgunluğu
unutturuyordu. Her köşede başka bir hikâye, başka bir ruh hâli vardı. Otele
dönerken, “iyi ki bugün bu kadar çok şey görmüşüz” diyorduk. Ucuncu bolumde gorusmek uzere...
No comments:
Post a Comment