Merhaba Geziseverler, bu satırları yazarken hâlâ Londra sokaklarında yürüyormuş gibi hissediyorum. Sizlerle paylaşacağım bu yazı, benim için sadece bir gezi yazısı değil; aynı zamanda birlikte geçirilen zamanın, aileyle çıkılan yolculukların ve anı biriktirmenin ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatan bir günlük gibi.
Uzun zamandır hayalini kurduğum, 7 bölümden oluşacak Birleşik Krallık ve İrlanda Cumhuriyeti gezimizin ilk yazısıyla karşınızdayım. Bu yolculuğu benim için daha da özel kılan bir detay var: Annem ve babam da bu macerada bana eşlik ettiler. Onlarla birlikte yollara düşmek, yeni yerler görmek ve aynı anılara sahip olmak tarif edilmesi zor bir mutluluktu.
Bu yazı dizisinde amacım; sadece gezdiğim yerleri anlatmak değil, orada hissettiklerimi, yürüdüğüm sokakların bana düşündürdüklerini ve belki de sizin kendinizden bir parça bulabileceğiniz küçük detayları paylaşmak. Eğer yazıyı okurken “sanki ben de oradaydım” diyebilirseniz, ne mutlu bana.
İstanbul’dan Londra’ya –
Bir Hayalin İlk Sabahı: Gezimizin ilk günü, henüz gün
ağarmadan başladı. İstanbul Havalimanı’nda sabahın o sessiz ama heyecanlı
atmosferi… Uçağa binerken içimde hem tatlı bir telaş hem de tarifsiz bir
mutluluk vardı. Annem ve babamın da bu yolculukta yanımda olması, her şeyi daha
anlamlı kılıyordu.
Yaklaşık dört saatlik bir uçuşun ardından Londra’ya iniş yaptık. Daha havaalanından çıkar çıkmaz şehrin düzeni, sakinliği ve o kendine has havası hemen hissediliyor. Hiç vakit kaybetmeden, ilk günümüzü dolu dolu geçirmek için Londra şehir içi panoramik turu ile gezimize başladık.
Londra Şehir İçi
Panoramik Turu – Tarihle İlk Temas
Parlamento Binası (Houses
of Parliament): Londra’da ilk duraklarımızdan biri, şehrin
simgesi hâline gelmiş Parlamento Binası oldu. Thames Nehri kıyısında yükselen
bu görkemli yapı, fotoğraflardan çok daha etkileyici. Annemle birlikte binaya
bakarken, yüzyıllardır burada alınan kararları ve tarihe yön veren anları
düşünmeden edemedik.
İçerisinde Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası bulunan Parlamento, ziyaretçilere rehberli turlar da sunuyor. Biz bu sefer dışarıdan gezmeyi tercih ettik ama bir dahaki gelişimde mutlaka içini de görmek isterim. Big Ben’i her açıdan görmek için köprü üzerinde yürümek ise ayrı bir keyif.
Big Ben – Zamanın Sesi: Big
Ben, Londra’nın kalp atışı gibi… Saat kulesinin önünde durup çan seslerini
hayal etmek bile insanı heyecanlandırıyor. Şu sıralar restorasyon nedeniyle
içeri girişler kapalı olsa da dışarıdan görmek bile yeterince etkileyici.
Babamın “İşte Londra burası” deyişi, bu anı benim için daha da unutulmaz kıldı.
Westminster Köprüsü & Thames Nehri: Westminster Köprüsü’nden yürürken Thames Nehri’ni izlemek, Londra’yı gerçekten hissettiğiniz anlardan biri. Bir yanda Parlamento Binası, diğer yanda London Eye… Rüzgâr hafifçe eserken, şehrin temposu insanın içine işliyor. Fotoğraf çekmekten kendimizi alamadığımız duraklardan biri burası oldu.
Trafalgar Meydanı –
Londra’nın Buluşma Noktası: Sonraki durağımız
Trafalgar Meydanı. Kalabalığı, sokak sanatçıları ve ortasında yükselen Nelson
Sütunu ile Londra’nın en canlı noktalarından biri. Burada oturup insanları
izlemek, şehrin ritmini anlamak için birebir.
Sanata ilgi duyanlar için
National Gallery ve National Portrait Gallery’nin ücretsiz olması büyük bir
avantaj. Annemle birlikte kısa bir galeri molası vermek, gezimize farklı bir
renk kattı.
London Eye – Şehri Yukarıdan İzlemek: Londra’yı bir de yukarıdan görmek isteyenler için London Eye harika bir seçenek. Biz bu sefer binmedik ama South Bank boyunca yürüyüş yaparak dönme dolabı izlemek bile oldukça keyifliydi. Sokak sanatçıları, müzisyenler ve nehir kenarındaki atmosfer Londra’yı daha da sevdiriyor.
Piccadilly Circus –
Işıklar Hiç Sönmez: Günün ilerleyen saatlerinde Piccadilly
Circus’a ulaştık. Dev LED ekranlar, kalabalık caddeler ve bitmeyen hareket…
Burası Londra’nın modern ve enerjik yüzünü en iyi yansıtan yerlerden biri.
Yakınındaki Leicester Square ise sinema salonlarıyla ünlü ve oldukça canlı.
Buckingham Sarayı &
Hyde Park – Kraliyetle Yan Yana: Londra denince olmazsa
olmaz duraklardan biri de Buckingham Sarayı. Kraliyet ailesinin resmi
ikametgâhı olan sarayın önünde durmak bile insana farklı bir his veriyor. Eğer
denk gelirseniz Nöbet Değişimi Töreni, izlemeye değer bir deneyim.
Sarayın hemen arkasındaki
Hyde Park, şehrin kalabalığından kısa bir kaçış sunuyor. Yürüyüş yolları,
göletler ve yeşillikler arasında dolaşmak, günün yorgunluğunu alıyor.
Covent Garden – Sanat ve Hayat İç İçe: Günün sonunda Covent Garden’a uğradık. Sokak sanatçıları, şirin dükkânlar ve keyifli kafelerle dolu bu bölge, Londra’nın en samimi köşelerinden biri. Neal’s Yard’da verdiğimiz kısa kahve molası, günün en keyifli anlarından biri oldu.
Richmond – Şehrin Sessiz
Yüzü: Şehir merkezindeki yoğun tempodan sonra rotamızı Batı
Londra’ya çeviriyoruz. Richmond, Londra’nın daha sakin ve doğayla iç içe olan
yüzünü gösteriyor.
Richmond Park,
geyik sürüleriyle meşhur. Yürüyüş yaparken karşımıza çıkan geyikler, annemin
yüzündeki şaşkın gülümsemeyle birleşince ortaya çok güzel anılar çıktı.
Richmond Hill’den Thames Nehri’ni izlemek ise günün en huzurlu anlarından
biriydi.
Nehir kenarında yürüyüş
yapmak, küçük kafelerde mola vermek ve The Quadrant çevresinde dolaşmak
Richmond’u unutulmaz kılıyor.
Kew Gardens – Doğayla Baş Başa: Doğa severler için Kew Gardens, adeta bir cennet. Botanik bahçeleri, seraları ve yürüyüş yollarıyla saatlerin nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz. Burada yürürken zaman yavaşlıyor, şehir gürültüsü tamamen geride kalıyor.
Windsor – Kraliyet
Tarihinin Kalbi: Günün son durağı Windsor Kasabası oldu.
Daha girişte bile buranın farklı bir ruhu olduğunu hissediyorsunuz.
Windsor Kalesi,
dünyanın en eski ve en büyük aktif kalelerinden biri. İçerisindeki St. George’s
Chapel, hem mimarisi hem de tarihiyle insanı etkiliyor. Kraliçe II.
Elizabeth’in cenazesinin burada yapılmış olması, buraya ayrı bir anlam katıyor.
Kaleden sonra Thames Nehri boyunca yaptığımız sakin yürüyüş, günün yorgunluğunu alırken gezimize de huzurlu bir kapanış sağladı.
Küçük Tüyolar &
Ücretsiz Keşifler
Londra’nın en güzel yanlarından biri, pek çok müze ve galerinin ücretsiz olması. British Museum, Natural History Museum, Victoria and Albert Museum ve Tate Modern, mutlaka listenizde olmalı.
Ayrıca;
- Westminster Köprüsü’nden manzara izlemek,
- Hyde Park’ta yürüyüş yapmak,
- Trafalgar Meydanı’nda fotoğraf çekmek,
- Covent Garden’da sokak sanatçılarını izlemek,
hem ücretsiz hem de
Londra’yı hissetmenin en güzel yollarından.
İlk günümüz işte böyle dolu dolu, bol yürüyüşlü ve bol anılı geçti. Bir sonraki bölümde Londra maceramız kaldığı yerden devam edecek. Okuduğunuz için teşekkür ederim; bir sonraki yazıda yeniden görüşmek üzere.
No comments:
Post a Comment