Showing posts with label turkiye. Show all posts
Showing posts with label turkiye. Show all posts

02 November 2023

SPECIAL ARTICLE ON THE 100th ANNIVERSARY OF THE REPUBLIC OF TURKIYE : "FATHER OF THE TURKS"



FATHER OF THE TURKS 

"Biography of ATATURK"


  “My people are going to learn the principles of democracy the dictates of truth and the teachings of science. Superstition must go.”

Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Atatürk was a Turkish nationalist leader and founder and first president of the Republic of Turkey.

Atatürk had an ordinary childhood, during his childhood and youth success, it became clear that he would be a good soldier and politician. Mustafa Kemal Atatürk was born in Salonika in 1881, in what was then the Ottoman Empire (Nowadays his birthplace is now known as Thessaloniki, in Greece). His father was Ali Riza Efendi and his mother was Zübeyde Hanim. Ali Riza Efendi worked in various occupations such, a military officer, a deed officer and for some time a timber merchant. Zübeyde Hanım was a housewife. Atatürk had five siblings, but four siblings died at an early age. Only his sister Makbule Atadan survived and lived until 1956. He started to study at “Hafız Mehmet Efendi” Local School. Then, he transferred to “Şemsi Efendi” School at his father’s instigation. He lost his father in 1888 due to intestinal cancer. He started his military life with a military school at the age of twelve at “Askeri Rüştiye” Secondary School. He graduated from secondary school and then, he attended “Manastır Askeri İdadisi” Military High School in 1893. After he graduated from the Military High Scool, he went to Military Academy and he graduated from the Military Academy in 1905 as a captain (Turkish News, 2012; Wikipedia, 2017).



Atatürk performed various missions in the army and he became a successful soldier and commander until the end of his life. Ataturk, who spent most of his fighting life in wars, was always successful in these missions and wars. During the First World War (WWI), he served as the Division Commander in the Battle of Çanakkale (Gallipoli). From 1916, he served as an Army Commander on the East and South fronts. He was one of the forces that saved Bitlis and Muş from enemy invasion. He served on the Palestinian and Syrian fronts. Following the Moudros Armistice, upon the occupation of a large part of the Anatolian lands by allied powers according to the provisions of the Treaty of Sevres, the last Ottoman Sultan Vahdettin sent him to Ankara, which was not occupied (Itzkowitz, 2020).


Atatürk went to Samsun on May 19, 1919, and started the Turkish national struggle. The Amasya Circular gathered the Sivas and Erzurum Congresses. He resigned from the military mission in Ankara, Turkey. On April 23, 1920 convened the Grand National Assembly and he was elected the President of the Turkish Grand National Assembly (Republic of Turkey Ministry of Culture and Tourism, 2014). In 1921, He assumed the post of Commander-in-Chief and fought for the liberation of Anatolia from the Greek occupation. He won the battle of Sakarya. On September 19, 1921, the Turkish Grand National Assembly gave him the title of “Marshal” and “Ghazi”. On August 26, 1922, the invaders launched the Great Offensive against Greek forces. Five days later, he won the Commander-in-Field Battle on August 30, 1922. After the Lausanne Peace Conference, he was re-elected as president by the Grand National Assembly of Turkey and then he led the Turkish War of Independence and signed the Treaty of Lausanne on July 24, 1923, which made Turkey a Republic. He founded the Republic of Turkey on October 29, 1923 (New World Encyclopedia, 2016).


Atatürk was elected its first president in 1923 and ushered in reforms and politics that modernized Turkey. He made political reforms, economic reforms, social reforms, legal reforms, and educational reforms and policies for the development of the Republic of Turkey. These reforms were a series of political, legal, religious, cultural, social, and economic policy changes designed to be a secular, modern nation-state by Atatürk. Many other changes were made by Atatürk and his administration. For example; the transition to multi-party political life in parliament, women's rights, surname law, co-education and education of girls, the assent of the new Latin alphabet, establishment of banking and industry system, gender equality, civil independence, Republic (representative democracy), abolition of Sultanate, etc. (Wikipedia, 2018).


Atatürk lived an ordinary life as in his childhood. He spent most of his life in wars and government affairs. In his personal life, he always engaged in state affairs and devoted his life to the development of his country. He was briefly married to Latife Uşaklıgil between 1923 and 1925 (The Biography.com, 2019). During his lifetime, Atatürk adopted thirteen children: a boy and twelve girls. Of these, the most famous is Sabiha Gökçen, Turkey's first female pilot and the world's first female fighter pilot. In 1934, he introduced surnames in Turkey, and he took the last name Ataturk, which means "Father of the Turks." He died on November 10, 1938, from cirrhosis of the liver (BBC History, 2015).


Mustafa Kemal Ataturk was a revolutionary who helped establish the Republic of Turkey. He was Turkey's first president and his reforms modernized the country (Wikipedia, 2018). He laid the foundations of modern Turkey and he left a legacy of the Republic of Turkey to the Turkish youth.


This article was written for the 100th anniversary of the Republic of Turkey, especially for the founder of the Republic of Turkey, Gazi Mustafa Kemal Ataturk, and for all those who sacrificed their lives for Turkey. 

With endless gratitude and respect...

NOTE: The last photo was taken in front of the Sydney Ataturk monument, which was built in memory of the love of the Australian government and people towards Ataturk and the great revolutions made by Ataturk.

HAPPY 100TH ANNIVERSARY OF THE REPUBLIC OF TURKIYE
29.10.2023






26 May 2018

BÖLÜM 3: MEDENİYETLER MİRASI "DİYARBAKIR"




Ucuncu ve son gezi günümüz sabahında herkes erken saatte kahvaltısını yaptıktan sonra saat 09.00’a doğru son gezi günümüzü yola çıkarak başlatmış olduk. İlk durağımız Kiliseler oldu. İlk önce 3. yy.dan günümüze kadar ulaşan Meryem Ana Kilise’sini ziyaret ettik. Orada papaz efendinin kilise hakkında verdiği bilgileri saygıya dinledikten sonra, Meryem Ana Kilise’sinin hemen karşısında bulunan Diyarbakır kilisesini de ziyaret ettik. 


Daha sonra en çok merak ettiğimiz on gözlü köprüye geldik. O kadar güzel bir manzara vardı ki karşımızda, sanki köprünün her bir gözü Dünya’ya açılan bir pencere gibiydi. Köprünün bir diğer adının ise Dicle köprüsü olduğunu öğrendik ve bu köprü Dicle’nin iki yakasını bağlamakla görevliymiş. Edindiğimiz bilgilere göre Miladi 1065 tarihinde Mervaniler zamanında, Übeydoğlu Yusuf isminde bir mimar tarafından yapıldığını öğrendik. Köprüden sonraki durağımız ise kısa mesafedeki Gazi Köşkü idi. Burada Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Diyarbakır’a geldiği zaman konakladığı yeri görmüş olduk. Bu köşk 1937 yılında Diyarbakır Belediyesi tarafından Atatürk’e armağan edildiğini de oradaki görevli tarafından bilgi edindik. Gazi (Semanoğlu) Köşkü’nün teras kısmı o kadar güzel bir manzaraya sahipti ki hemen ilerisinde on gözlü köprü yer almaktaydı. 


Gazi Köşkünden sonra Keçi Burcunu ziyaret ettik. Keçi burcu, surların üzerinde bulunan burçların en büyüğü ve en eskisi imiş. İnşa tarihi tam olarak bilinmemekte ve eski zamanda tapınak olarak kullanıldığı tahmin ediliyormuş. Keçi burcu içerisinde tam olarak 11 tane kemer yer almaktadır. Keçi burcundan görülen manzara diğer yerlerde olduğu gibi hoş bir manzaraya sahipti ki bizde bu manzarayı ölümsüzleştirmeden bırakıp gitmek istemedik ve herkes hatıra fotoğrafı çektirdikten sonra diğer gezi yerimiz olan Deliller Hanı’nı ziyaret ettik. Oradan da Melek Ahmet Paşa tarafından 16. yy. da yapılan Melek Ahmet Paşa Camisini gezdik. Hiç durmadan yine ilginç bir camiyi ziyaret ettik. Bu ilginç olan cami’nin minaresi 4 tane ayak üzerine oturtulmuş. 1500 yılında Akkoyunlu Kasım Bey tarafından yapılan Şeyh Muhtahhar (Dört Ayaklı Minare) cami minaresinin 4 tane ayak üzerinde nasıl durdurulduğu herkesin aklında bir soru işareti olarak kalmış. Böylece bu camiyle birlikte 3. Son gezi günümüzü tamamlayarak yurdumuza döndük. Akşam yemeğimizi yedikten sonra veda gecesi için herkes servis araçlarına bindi ve hep beraber konvoy şeklinde, gideceğimiz yere doğru yola çıktık. Gittiğimiz yer yeşillikler süslü bir çay bahçesi idi. Çay bahçesinde doyasıya eğlendikten sonra gezimize son noktayı koymuş olduk.


Ertesi sabah Gaziantep’e doğru yola çıktık ve bu bol eğlenceli, kültürlü, bilgi dolu gezimiz bize bir anı olarak hayatımızın bir köşesine işlendi. Gezi yazımı şu satırlarla tamamlamak istiyorum. “Seyyah Ulu Çınarın İzinde” adlı gezi programında emeği geçen herkese ve en başta o dönemin Gençlik ve Spor Bakanı olan Sayın Suat Kılıç’a teşekkür ederiz.

BÖLÜM 2: MEDENİYETLER MİRASI "DİYARBAKIR"




Gezimizin 2. ve uzun bir gezi gününde Diyarbakır’ın parlak güneşi ile birlikte yola koyulduk. Yolda giderken rehber hocamızın şu sesini duydum; “-Arkadaşlar, şu an Diyarbakır’ın Yeni köprü adı verilen yerden geçiyoruz” dedi. Ben dikkatimin hepsini oraya yoğunlaştırdım ve o kadar güzel bir manzarayla karşılaştım ki, çölü andıran toprakların arasından öyle berrak bir su akıyordu ki bir an o gördüğüm şeyin bir seraptan ibaret olduğunu sandım ancak serap falan değildi. Gerçekten de gördüğüm manzara karşısında hayran kaldım. Gezeceğimiz, göreceğimiz yerlere doğru yolumuza devam ediyoruz ve Dağkapı meydanından geçerek, ilk durağımız olan “Hz. Süleyman Camii ve 27 Şehit Sahabe Türbelerine” vardık. Hz. Süleyman Camii’nin diğer bir adı da “Nasriye Kale Camii”  imiş. 1155-1169 yılları arasında Nisanoğlu Ebul Kasım tarafından yaptırılmıştır. Bu Cami de, Diyarbakır’ın Araplar tarafından alınması sırasında şehit düşen diğer sahabeler yatmakta imiş. Camii, Selçuklu tarzında yapılmış olup, Osmanlı zamanında onarılmıştır. Oradan önemli bilgiler elde ettikten sonra İçkale’ye doğru yola çıktık. İçkale’ye vardığımızda büyük bir alanla karşılaştık ve bu alanı dolaşmaya başladık. Bu alan içerisinde eski cezaevi, kilise, adliye binaları ve müze yer almaktaydı. İçkale Diyarbakır’ın kuzeydoğusunda yer almakta ve tepelik bir alandan oluşmaktaydı. Orada bol bol hatıra fotoğrafları çektirdikten sonra, İçkale de görevli olan ağabeyimizle sohbet etme fırsatı bulduk ve o ağabeyimize buradan teşekkür etmek istedim. Bize şu ilginç ve detaylı bilgiler sundu; “Diyarbakır’ın surlarla çevrili olduğunu ve bu surlara tepeden kuşbakışı bakıldığı zaman bir kalkan balığını andırdığını” söyledi ve kalkan balığının olmasının sebebini ise şöyle açıkladı; ”Bu balığın dış saldıra dayanıklı bir balık türü olduğunu” anlattı. Daha sonra Diyarbakır surlarının Çin seddinden sonra Dünyada 2.sırada yer aldığını, Diyarbakır’da 31 tane sahabe mezarlığının var olduğunu ve bu sayının Medine’den sonra 2.sırada yer aldığını, Ortadoğu’nun en büyük Ermeni Kilisesi’nin Diyarbakır’da olduğunu öğrendik. Bunlarla da bitmedi.


7 Peygamber ve 31 sahabenin Diyarbakır da yaşadığını, Hz. İsa’nın çarmıha gerdirildiği hac parçasının bir kısmının Diyarbakır da olduğunu, Yahudiler için Kudüs’ten sonra 2. Kutsal kentin Diyarbakır’da olduğunu ve İstanbul da yer alan Topkapı Sarayından sonra, İçkale’nin 2.büyük devlet bloğu olduğunu öğrendik. Oradaki maceramızı güzel bilgilerle tamamlamış olduk. Oradan Ulu Cami’ye gittik ve Diyarbakır’da ki Ulu Cami’nin Anadolu’da ki ilk cami olduğunu öğrendik. Gerçekten de gözlerimle gördüğümde bunun ne kadar doğru olduğunu anladım. Cami de bay ve bayanların mescidi 2 ayrı binadan oluşuyordu ve şadırvanı büyük bir mimari yapıya sahipti. Diyarbakır Ulu Camisinin şöyle ilginç bir bilgisi vardı. İstanbul da Ayasofya Kilisesi’nin camiye çevrildiği gibi, Diyarbakır Ulu Camiside M.S 639 yılında İslam ordularının Diyarbakır’ı fethetmesiyle birlikte Morotoma Kilisesi, camiye çevrilerek günümüze kadar gelmiştir. Ulu camiden de önemli bilgiler elde ederek ayrılıyoruz. 


Daha sonra Cumhuriyet devrinin ünlü şairlerinden ve “Yaş Otuz beş” şiiri ile akıllarımızda kalan sembolist akımının önemli temsilcilerinden olan Cahit Sıtkı Tarancı’nın doğup büyüdüğü evi ziyaret ettik. Oranın hemen bitişiğinde yer alan Ahmed Arif Edebiyat Müze Kütüphanesini dolaştıktan sonra, Diyarbakır’ın merkezi yeri olarak sayılan ve Kâbe’nin ilk ipek örtüsünün işlendiği Hasanpaşa Hanını ziyaret ettik. Hasanpaşa Hanı turistik tesislerden oluşmuş hoş bir tarihi mekândı. Öğle yemeğimizi yedikten sonra gezimize kaldığımız yerden devam ettik. Bu sefer ki gideceğimiz yer biraz uzaktı. Tam 48 km uzaklıkta olan Diyarbakır’ın Eğil ilçesine doğru yola çıktık. Bizlere gideceğimiz yerde Peygamberler Kabrinin olduğu söylendi. Yolda Eğil’e doğru giderken kurak dağların arasında Dicle Nehrini gördük ve herkes fotoğraf çektirmek için adeta birbirleriyle yarıştı. Gerçekten de güzel pozların yakalanabileceği doğal bir manzara vardı. 



Eğil de Peygamberler kabrindeki Hz. Zulkifl (a.s) ve Hz. Elyasa’nın (a.s) kabirlerini ziyaret edip dua ettikten sonra, oradaki görevli bize bilgi vermeye başladı. O görevli amca, olanları o kadar içten ve samimi bir şekilde anlatıyordu ki gözlerinden neredeyse yaşlar dökülecekti. Yine aynı yerde, Peygamberler kabrinde Nebi Harun (a.s) ve Nebi Ömer (a.s) hazretlerinin kabirlerini ziyaret edip, dualarımız ettikten sonra Dicle’ye gitmek için tekrar yola koyulduk. Dicle’ye vardığımızda o kurak yerde su ile karşılaştığımız zaman herkesin yüzünde bir mutluluk ifadesi gözlemledim. Çünkü herkes yavaş yavaş yorulmaya başlamıştı. Suyu gördüğümüzde az da olsa biraz toparlanabildik ve nehir’e karşı meyve sularımızı yudumlayarak enerji topladık. Gezimizin 2.gününü bu hızlı tempoyla sonlandırarak kaldığımız yere gittik. Akşam yemeğimizi yedikten sonra, bütün gelen gruplar bir alanda bir araya gelerek Urfa sıra gecesi eşliğinde eğlenmeye başladık ve bir güzel eğlenip, coştuktan sonra herkes ertesi günkü gezi için odalarına dağılarak dinlenmeye başladı.



Devamı üçüncü (son) bölümde...

BÖLÜM 1: MEDENİYETLER MİRASI "DİYARBAKIR"



Sizlere geçmişte yapmış olduğum Diyarbakır gezisi ve bu gezi hakkında yazmış olduğum gezi yazısını üç yazı dizisi olarak paylaşmak istedim. Evet şimdi gezi yazımızın birinci bölümüne başlayacak olursak; 

Parlayan güneş ışınlarının arasından Gaziantep’ten Diyarbakır’a doğru yola çıkmıştık. Diyarbakır gezisi, benim bu şehir için ilk deneyimim olacaktı. Çünkü ben daha önceden Diyarbakır’a hiç gitmemiştim ama gezmek, görmek istediğim yerlerin başında geliyordu ki Gençlik ve Spor Bakanlığının düzenlemiş olduğu “Seyyah Ulu Çınar’ın İzinde” adlı gezi kampının olduğunu öğrendim ve hemen başvuruda bulundum. Açıkçası Diyarbakır’ı tercih ederken etrafımdaki kişiler orayı tercih etmemelerimi söylediler. Ancak ben Diyarbakır’ı gezmek ve görmek istiyorum. Diyarbakır ile birlikte birkaç ili daha tercih ettim ve bana Diyarbakır gezisi çıktı. Keşke daha başka şeyler de dileseydim. Her neyse Diyarbakır’a doğru yola çıktık. Ben heyecan ve merak içerisinde Diyarbakır’ı hayal etmeye başladım. 

Diyarbakır ile Gaziantep arasının ortalama 320 km olduğunu öğrendim ve biz bu yolu 4 saat 30 dakika içerisinde tamamladık. Ancak yolda giderken dikkatimi bir yazı çekti. Onu sizlerle paylaşmak istedim. Diyarbakır’a 10-15 km kala yolun sağ tarafında bir yazı dikkatimi çekti. O yazıda aynen şu yazmaktaydı; “MEDENİYETLER MİRASİ DİYARBAKIR’A HOŞGELDİNİZ” yazıyordu ve ben bu yazıyı, gezi yazıma başlık olarak yazmak istedim. Bu girişteki yazı benim Diyarbakır ile ilgili yavaş yavaş izlenimlerimi ortaya koydu ve Diyarbakır’ı tercih etmekle ne kadar doğru bir tercih yaptığımı anladım. Diyarbakır ili sınırlarına girdiğimizde bizi yolda Diyarbakır’ın kavurucu sıcağı ile portakal’ı andıran güneş karşıladı. Daha sonra kalacağımız yere, Dicle Üniversitesi yurtlarına doğru yolumuza devam ettik. Yurtkur yurtlarına vardığımızda hemen odalarımıza gittik ve eşyalarımız yerleştirdikten sonra, bir güzel dinlenmeye koyulduk. Benim içim kıpır kıpır, yarının olmasını bekliyordum. Çünkü Diyarbakır ile tanışacaktım. İlk günümüzü güzel bir akşam yemeğiyle sonlandırdık.

Devamı ikinci bölümde...